a
Zeynep Çınar

Zeynep Çınar

22 Şubat 2025 Cumartesi

Kan, Gözyaşı ve Tripoliçe

Kan, Gözyaşı ve Tripoliçe
3

BEĞENDİM

ABONE OL

ziraatbank

Zeynep Çınar

Takvim yaprakları 18 Ekim 1797’yi gösteriyordu. Fransa ile Avusturya aralarında Campo Formio
Antlaşmasını imzalamış, İtalyan Kent Devletleri bu antlaşma ile ortadan kalkmış ve söz konusu
alanlar Fransa’nın denetimi altına girmiş, Napolyon Yedi Ada’ya yerleşmişti. Böylelikle Napolyon’un
beraberinde getirdiği Fransız Devriminin ulusalcı söylemleri, ilk kez bugünkü Yunanistan
topraklarında yeşermeye başlamıştı. Napolyon’un ektiği ulusal tohumlar, Avrupa’da varlık bulan
Liberalizm ile de gelişim göstermişti. Peki, gösterdi de n’oldu?

Komşuluk yaptığımız, beraber bir ekmeği paylaştığımız, çocuklarımızı aynı gökyüzü altında ve aynı
bahçede birlikte yetiştirdiğimiz, neşeli günlerde beraber güldüğümüz, acılı anlarda beraber
ağladığımız Yunan halkı, 17 Mart 1821’de Mora Yarımadasının güneyinde yer alan Manya Burnunda
Osmanlı egemenliğine karşı isyan bayrağını çekti. Bu, yalnızca Osmanlı egemenliği altından çıkmayı
hedefleyen bir isyan değildi. Bu, bir dünya paylaştığın insanlara artık dünyayı dar etme amaçlı olay
silsilesidir ve 21 Mart 1821’de Patras Piskoposu Arsevek Germanos’un teşvikiyle Kalavrita’ya bu
isyan yayıldı. Buraya yayılan isyanda 200’den fazla Türk’ün evi basıldı, bütün Türk erkekleri
öldürüldü, akabinde Türk kadınları da esir alındı. Kalavrita’ya yayılan bu isyan, 23 Mart 1821’de ise
Patras’taki ayaklanmaya kıvılcım olmuştur.

Bu Patras Ayaklanmasında cereyan eden vahim olayları,
dönemin Fransız Konsolosu François Pouqueville de şu ifadelerle aktarmıştır: “Bu korkunç geceden
sonra, tekrar aydınlığı görebileceğime inanmadım. Tükenmek bilmeyen çığlıklar… Yirmi bin
nüfuslu bir şehir yok oldu. Yunanlılar Türk mahallesini ateşe verdiler. Yollar cesetlerle doldu.
Başpiskopos Germanos büyük sorumluluk altında… Yunanlılar köylerden Patra’ya ‘Türklere
ölüm’ naralarıyla geldiler. Camilerde haçlı bayrak dalgalanıyordu. Papazlar birçok Türk
çocuğunu vaftiz ettiler. Vostiça’dan gelen Rum ayanları şehre girdiler. Bunların önlerinde,
ellerindeki her mızrakta, beş Türk kellesi geçirilmiş olarak kendi adamları yürüyordu…

” Ama belki de bu süreçte yaşadığımız en büyük acı, Tripoliçe’de gerçekleşmişti.
Birkaç ay içerisinde Tripoliçe hariç olmak üzere Mora Sancağının bütün şehirleri, isyancıların
ellerine geçmişti. 23 Eylül 1821’de de maalesef Tripoliçe düşmüştü. Maalesef diyorum çünkü
Tripoliçe’de Yunan isyancılar kadın, çoluk çocuk demeden herkesi öldürmeye başlamışlardı. İngiliz
Tarihçi Walter Alison Phillips, Tripoliçe’de gerçekleşen katliam hakkında şu bilgileri vermiştir: “Üç
gün boyunca şehrin sakinleri, bir vahşi çetenin kötülüğüne ve keyfine bırakıldı. Yaş ve cinsiyet
ayrımı yapılmadı. Kadınlar ve çocuklar, öldürülmeden önce işkencelere tabî tutuldu. Katliam o
kadar büyüktü ki, Kolokotronis kapıdan hisara kadar atının ayaklarının yere hiç
dokunmadığını söyledi. Şehirdeki Yunan zaferinden sonra yol kenarları cesetler ile doldu.
Kadınların ve çocukların bulunduğu Müslüman kitleleri, yakınlardaki dağlarda sığır gibi
doğrandı.

” William St. Clair ise bu katliam sırasında Tripoliçe’de bulunan yabancı subayların
gördüklerini aktarmıştır. Bu yabancı subaylar bir Yunan’ın 90 kişiyi öldürdüğü için övündüğüne, su
kuyularının cesetlerle doldurulduğuna, oradaki Türklerin kollarının ve bacaklarının kesilip ateş
üzerinde yavaş yavaş kızartıldıklarına şahit olmuşlardı. William St. Clair, “(…) Cumadan pazara kadar hava çığlık sesleriyle doluydu…” ifadesini de eklemişti.

Devamını Oku